Öğretmen ve Eğitim Dergisi     

 
Abonelik
Anketler
Editörden
Film Kulübü
Güncel Yazılar
Haberler
İktibas
İletişim
İyi Örnekler
Karikatür
Profesyonel Gelişme
Röportajlar
Tüm Sayılar
Ünlemler
Web Siteleri
Yazar Öğretmenler
Yazarlar
Yazı Gönder
Yorum Yaz
- EDİTÖRDEN

11. Sayı- Editörden

Öğretmenin de Yenisi (mi) Makbuldür? Öğretmenler Günü’nde bir emektar öğretmenle tanıştım. Devlet okullarında 25 yıl görev yaptıktan sonra
   
- Sosyal Ağlarda Bize Katılın
Öncü Eğitimciler Facebook SayfasıÖncü Eğitimciler Twitter SayfasıGoogle Grupları
 Metin BAYRAK- Modernist Paradigmanın Sonu: Okullara Veda
(Bu yazı 1081 kez görüntülendi.)
 

 

Modernist Paradigmanın Sonu: Okullara Veda

İlk söz

İnsan, trajik bir varlıktır; çünkü doğasını kaybetmiştir.

 

Bu yazı, Öncü Eğitimciler Derneği tarafından süreli olarak yayımlanan Öğretmenler Odası (http://www.ogretmenlerodasi.org.tr/) adlı derginin dosya konusu olarak belirlenen “Öğretmen Yetiştirme”yi irdelemek amacıyla klavyeye alınmış olup eğitime değil okula karşı argümanlar geliştirir; eğitim, tıpkı aile, siyaset, ekonomi, din ve sanat gibi toplumsal bir olgudur ve kurumdur; toplumu olanaklı kılan ya da bir yerdeki topluluğu "toplum" diye adlandırmamızı olanaklı kılan kurumlardır. Kurumlar, birlikte yaşamın kaçınılmaz sonucu olarak (da) telakki edilir. Sorun, insan yavrusunun eğitilmesinde değil, verilen ya da yapılan eğitimin biçiminde. Burada duvarları yıkılmak istenen bu biçimdir.

 

İnsan, çeşitli mitolojilerde ve en son İbrahimi dinlerde dile gelen kavrayışı temele alarak evrene "antroposentrik" yani insanmerkezci bakmaya başlar; kendini, diğer canlılardan ayırmak adına birtakım tanımlar geliştirir; nedense bu tanımlar, yaşadığı çağın ruhuna göre (die Zeitgeist) makine, saat, bilgisayar, internet vb. gibi adlarla yapılagelmiştir. "Limitimiz, çağımızdır." sözünde dile gelen hakikatin çok yerinde ifade ettiği üzere okul, çağın bir kurumu olmanın ötesine düşmektedir her geçen gün. İşte bu yazılama da okulun arkaik bir kurum ve eğitim 'çözümü' olduğunu temellendirmek; arkaikliğin doğurduğu birtakım sorunlara dikkat çekmek amacıyla klavyeye alınmıştır. Yani, önce, öğretmenin (de) içinde yer aldığı fon; ardından öğretmenin “nasıl”lığı tartışma konusu yapılacaktır, fondan bağımsız düşünmeden ya da fonu ihmal etmeden.

 

İnsan doğası -psikanalizin önemli kuramcılarından Lacanca söylendiğinde-, bilincin dışına itilmiş bir varlıktır. İnsan, doğal varlıktan etik varlığa dönüşme sürecinde doğasallığını kaybeder; işte bu nedenle diğer canlı türlerinden daha fazla eğitime ihtiyaç duyar. İçgüdüsel olarak bu "sorun"u çözen canlılarla kıyaslandığında -belki de insan varlığının trajedilerinin altında yatan nedenlerden biri de budur- her girişiminde yeni “sorun”lar yaratır; olgusal farkların başında “sorun yaratma” gelmektedir.

 

İnsan, öğrenecek; öğrenecek ama nasıl? Karşılaştığı sorunları çözecek ama nasıl? İnsan türünün sorunlara bakışı, yalnızca doğa perspektifinden değildir; ahlak bir diğer perspektiftir ve sıklıkla ikisi çatışır. İnsanın tarihi, bir bakıma bu "çatışma"nın, ikisi arasında “salınma”nın tarihidir de. Eğitim, bu çatışmalara (da) "çözüm" bulmak iddiasında bir kurumdur. Karmaşıklaşan toplumsal yapı nedeniyle sistematik hale gelir, tıpkı küçük bir insan topluluğundaki iktidarın zamanla devletleşmesi gibi.

 

Diğer canlı türleri gibi insan da varoluşu gereği "öğrenme"yi bir imkan olarak varoluşunda taşır. İndirgeyerek söylendiğinde bütün canlılar öğrenir; ama "doğru" öğrenir; oysa insanın öğrendikleri fazlasıyla konjonktüreldir. Öğrendikleri, sıklıkla, problem çözmekten ziyade problemleri derinleştirir; yani doğasıyla arasındaki makası açar; bu da eğitim kurumunun sürekli "tadil" edilmesinin hem nedeni hem de sonucudur.

 

Eğitim - İktidar

İnsan türünün eğitim ile iktidar arasındaki ilişkiyi keşfetmesi ne zor olur ne de uzun zaman alır; bu 'ayılma', insanı politik bir özneye dönüştürür; politik özneye dönüşen insan, artık, artık doğal durumla uyum içinde yaşayan bir canlı değildir. Politik özne, “ihtiyaç” yerine “gücü” ikame eder; güç ise -doğası gereği- doğal varlığı zehirler; insan, bir bakıma güç ile zehirlenmiş varlıktır. Politikleşen eğitim, insanı zehirler. İktidar tarafından yapılan keşfin kurbanıdır insan.  Politikleşen eğitimin, doğa içinde var olabilmek gibi bir sorunu artık yoktur; insan, aklıyla, artık o ‘sıradan’ sorunları çoktan geride bırakır; daha ‘büyük’leriyle uğraşır; kralların tanrılaşmaları, bunun, en somut göstergelerindendir. İnsanın tanrılaşması demek, iktidarın dokunulmazlığıdır bir bakıma; kutsal olan aşkındır; faninin zihin duvarlarının dışındadır; erişim alanında değildir; nitelikleri farklıdır; insan, safi fiziksel bir varlıkken iktidar ve temsilcilerinin aşkınlığı metafiziktir. Metafizik alanının aşkınsallığı, varlığına, zaman-dışılık niteliği kazandırır. Zaman ve mekan dışı olansa mutlaktır. İktidarın mutlaklaşması bir bakıma "böyle" de okunabilir. Deyim yerindeyse dogmaya dönüşmüş, fetişleşmiş bir olgudur. Günümüzde, sırasıyla, eğitim-okul-öğrenci-öğretmen, fetişleşen birer olgu olarak düşünülebilir. Tanrıların öldürüldüğü bir çağda yeni fetişlerin -pop yıldızlığı, kariyer, eğitim, para sahibi olma vb.- yaratılması antropolojik anlamda şaşırtıcı olmasa gerek.

 

Bugün değilse bile -çünkü dünyada böylesi bir trend artık çok romantik bulunmamakta- özellikle 20. y.y.daki eğitimin, "olmazsa olmaz" bir koşul olarak benimsediği biçimsel eğitim ve okul, itibarını her geçen gün yitirmekte. İktidar ve/veya devletle olan birlikteliğin kaçınılmaz sonucu kirlenmektir; hayata düşmanlıktır. Kökeninde doğa olan bir olgunun bu denli zulme dönüşmesi manidardır. Biz, profesyonel eğitimcilerin, "malumun ilamı"nı dillendirmesi, Greklerin diliyle söylersek "parrhesia"dır yani hakikati söylemektir. Okuldaki eğitim, artık zulme dönüşmüş, dizaynındaki kışla ve akıl haftanesinin dayandığı "panopticon" kavramı ve Aulthusser'den hareketle şu söylenebilir: Okul, “devletin ideolojik aygıtı”larından biri haline gelmiştir. 

Yetiştirmek, etkin ve edilgen iki taraf yanında bir sürece içkindir. Modernizmin Descartes tarafından atılan ve merkezine insan aklını koyan kavrayışın kaçınılmaz sonucu olan nesnel akıl, bilimle ve ona yön veren “iktidar aklı” ile hayatın duvarlarını berkitir. Nesnel akıl, kendi kategorilerini rafine hale getirdiği ölçüde hayatla arasındaki duvarın sertliği, kalınlığı ve yüksekliği artar. Bu nedenle önce anarşist bir tutum ile hareket ederek mevcut paradigmayı sarsıcı, duvarları yıkmaya yönelik girişimlerde bulunmak, kirlenmişlikten arınmanın önkoşulu olarak düşünülebilir.

 

Aday öğretmen

Aday? Eskilerin tabiriyle namzet. Yani asil değil, yani tescillenmiş değil, tescil? Kim tarafından, hangi usul ve içerik kullanılarak yapılır, yapılmakta, yapılacak? Bu ve benzeri sorular, belli bir örgütlenmeye içkindir. O halde burada biçimsel bir yapı söz konusudur. Biçimsel yapılanmanın gerisinde de İktidar! Peki o halde ne yapılabilir? İktidarsız alan, ilişki, kurum, yapı vb. söz konusu değildir; iktidar -büyük harfle olanı değil ama-, “eşyanın tabiatı gereği” vardır, olacaktır da; sorun, iktidarın varlığı değil, onun tasarruf usulu ya da biçimidir. Paradigmayı belirleyen ya da yaratan da bu biçimsel yapıdır. İktidar, ilişki ağındaki öznelerce ya da aktörlerce -insan varlığını aşan, süreç içindeki canlı-cansız bütün varlıklar- paylaşıldığı  oranda zehirlenmeden nefes alabiliriz. İktidarın paylaşılması, hata oranını da minimalize eder hiç şüphesiz. İktidar, bir anlamda ittifaktır da; şimdi, tam bu noktada soru(n), kaçınılmaz biçimde kendini dile getirir:

 

 

Soru(n)

Sınıf ya da atölye ya da daha büyük mimari ve kurumsal yapı olan okul nasıl bir biçim içinde varlık kazanırsa doğaya aykırılığı asgarileşip ihmal edilebilir hale gelir?

İktidar alanındaki ilişkiler; özgürce, harici etkilerin minimalize edildiği, rıza temelli bir fon içinde varlık kazandığı koşulda doğaya göreli anlamda yakın bir biçime kavuşabilir. Bunun için iktidarı değil ama İktidarı parçalamak, dağıtmak, atomize haldekileri özellikle patlatmak… yeni paradigmanın oluşumuna olanaklı zemin hazırlayabilir. Ardından, parçalara ayrılmış ya da doğal durumdaki haline rücu etmiş olur. Masa, olabildiğince heterojenleştiği vakit, iktidarın temsilleri arasında olguyla örtüşen ittifaklar(ı) kurmak. Böylece birleşik kaplar misali belli bir yere yığılma ya da birik(tir)me olanağı ortadan kalkmış olur.

 

Şimdi, aday öğretmenlik statüsüne yeni açılımlar kazandırması beklenen ya da beklendiği varsayılan bu yazı, amac(ın)a cevap veriyor mu? Yazılamanın girişinde dillendirildiği üzere ana resmi çizip öğretmenin içinde yer aldığı resim ve fon, dinamikleriyle, görünür kılınmaya çalışıldı. Şimdi düşünmemizi sürdürelim.

 

Anarşist aday öğretmen

Aday öğretmenin, alanı her ne olursa olsun göreli süreliğine birkaç farklı coğrafyada “surviver” türü staj ya da kamplarda yatay örgütlenme ilkesinin işletildiği belli türden bir projenin gerçekleştirildiği kamplara katılması sağlanır. Mesela çok modernist ve bu nedenle de arkaik olan GSB yaz ve sömestre kampları buna örnek olabileceği gibi okul döneminin ilk ve ikinci sömestresinde niş programlar yaratılarak bu ve benzeri etkinliklerin simülasyonlarına olanak sağlanabilir. Aday öğretmen ve de facto öğrenciler ve yöneticiler, olguya, kendilerine ve birlikteliklerinin ürettiği dinamiğe, biçime vb. bakmak imkanı bulabilirler. Aday öğretmen, hedef kitleyi tanımak, problem çözme, örgütlenme, hiyerarşi vb. kavramların modernizm tarafından içeriklendirilmemiş örneklerini tecrübe ederler. Bu farkındalık da eğitim olgusunun bileşenleriyle doğrudan ilişki ve iletişimlerine olanaklı zemin hazırlayacağı varsayılabilir.

 

Aday öğretmen anaşizmi öğrenmeli ama yaşayarak, ancak o vakit statüko tarafından zehirlenen bilinçlerin panzehiri olabilecek altyapının oluşmasına katkıda bulunabilir. Fakat hiç şüphe yok ki Zeitgeist dediğimiz çağın egemen paradigmasını ya da koltuğunu sarsmak öyle kısa zamanda olmaz; her darbe monolitik yapının çatlamasını ve ardından yarılıp tekil gücünü kaybetmesini hızlandıracaktır. Paradigmayı sarsıcı girişimler, panzehir olabilecek altyapının oluşmasına, ancak, katkıda bulunabilir; yeni paradigmaysa zamanla, zaman -çağla- birlikte varlık kazanabilir.

 

Modernist Paradigmanın Sonu: Okullara Veda

T. Kuhn, 1962'de yazdığı ve bilimlerin hareketini analiz edip çeşitli yargılar ileri sürerek en rafine haline pozitivizmle gelen nesnel aklın fetişleşip bilimde nesnelleşmesine karşı geliştirdiği argümanları temellendirmek için kullandığı paradigma kavramı, ilerleyen süreçte sosyal bilimlere ve ardından gündelik hayata sirayet eder. Mevcut yapı ya da statüko, bir tür paradigmadır; parçalanması zamanla mümkündür. Mevcut paradigma, olgunun sorunlarını çözmekten uzaklaştığı ölçüde “anomali”ler yani “bunalım”lar yaratır. Eğitim ve okulla ilgili anomali yaşamayan ülke ya da toplum, sanırım, yok. Anomali, devrimin yani paradigma değişikliğinin önkoşuludur, kendisi değildir. Hayat, parçalanan öğelerin kırıntılarından ya da mimari terimlerle ifade etmek gerekirse eski yapının malzemeleri devşirilerek yapılandırılabilir; değilse, antropolojik mirasa rağmen yapılmış olur ve tarih, böylesi romantik girişimler çöplüğüdür bir bakıma.

 

Paradigmayı parçalamak, devşirme malzemeyle o birimleri bir araya getirmek, örgütsel yapının olanağını yaratıp hayatın o zeminde nasıl şekillenirse şekillensin önceden tasarlananlardan daha rafine olacağının örneği, bilakis yaşamın varlığıdır. İktidar ya da devlet ve kurumları, paradigmayı yıkamaz; hayat, belli bir olgunlaşmanın ardından biçimini kırar ya da mevcut biçime sığmamaya başlar; bu da bir tür anomalidir. Hayatın ürettiği anomalileri okuyabilen kültürler yaşamda ön alabilirler yeni paradigmayı oluşturarak.

 

Aslında aday öğretmenden söz ediyoruz ama bu olgu, yönetim yani politikanın bir yanıdır; yani makro yaklaşımlarla ‘çözülebilecek’ bir sorundur. Yaklaşım her ne olursa olsun, ilkesel anlamda, altında “taşıyıcı” olarak olguyla örtüşen, olgunun doğasını ihmal etmeyen, olgunun tarihsel ihtiyaçlarını gören, onunla olabildiğince çakışan ya da örtüşen “fikir” ya da “kuram” yol gösterici olabilir. Bu fikir ya da kuram, belli türden felsefi dayanaklara gereksinim duyar; o felsefe de bir insan tasavvuruna; değilse, Türkiye vb. ülkelerde sıklıkla örneklerine rastlanan “Ben yaptım oldu!”culuktan farkı olmaz; ve Osmanlı Maarif Nazırı Emrullah Efendi’nin şaka amacıyla söylediği iddia edilen “Şu mektepler (okullar) olmasaydı maarifi (eğitim bakanlığı) ne güzel idare ederdim.” sözü, 1908’i müteakip 10 ay içinde 7 bakan değiştiren ve hiç birinin çalışamadığı bir gelenek, şu andaki yapılanların “neden”ini aşikar kılan önemli bir tarihsel ‘miras’ olsa gerek. Emrullah Efendi’den günümüze mesele, varlığını farklı sorunlarla da olsa özünü muhafaza ederek yaşamakta. Bunun en somut örneği “formasyon” meselesidir. sadece son 10 yıldaki uygulamaların listesini yapmak -eğer yapabilen olursa- bile yeterli olsa gerek.

 

Öğretmen yetiştirme, hala çözülememiş bir sorun olarak varlığını sürdürmekte. Deneme-yanılma(ma) yerleşik bir bakışa dönüşmüş durumda ne yazık ki; konunun “bu” yanı ihmal edilerek yazılamayı ya da düşünmeyi çeşitli yargılar ya da tezler dillendirerek  soluklandırmaya çalışalım.

 

 

Ön sonuç

Eğitim, nesnel akıl tarafından  dizayn edildiği ölçüde doğasallığından uzaklaşır; çünkü elinde çekiç olan birinin her şeyi çivi görmesi gibi onu zihnindeki insan tasavvuruna sıkıştırmak için gayret eder ve politika üretir. Yine mimariden ya da şehircilik alanından hareketle bir tur analoji yaparak yargımızı somutlaştıralım. İster lüks, ister villa ister TOKİ olsun ya da benzerlerine 19. y.y. sonları ya da 20. y.y. başlarında Batı Avrupa’da çok rastlanan kamusal bir birim olan kentselliğin tasarruf biçimi olan kapalı yerleşim birimi olarak site ile kamusallık, tanımlı mekansallığa indirgenir ve bunun sonucu hayat, çoraklaştırılır. Hiç birinde, İzmir’de Kemeraltı’nın, Ankara’da Ulus’un, Diyarbakır’da Dağkapı’nın ya da İstanbul’da Kadıköy Çarşı’nın ne tarihselliği ne de canlılığı vardır, asla da olamaz. Çünkü, tekil bir akıl tarafından dizayn edilmiştir. Bırakalım, sonuca giden yolda tez, kendini dillendirdisin:

“Okulun boyutları sınırlı sayıdadır; sokak/hayat, sınırsız; sonsuz, limit dışıdır; sokak, okulu içerir ve aşar.”

 

Ara sonuç

Ademi merkeziyetçilik kavramını yeniden hatırlayalım. Her okul, kendi ihtiyaçlarını belirlese, kaldı ki verilecek hizmetler, çağın ruhu gereği zaten bellidir; hizmet ve kalemleri, hizmet verenlerle alanların keskin biçimde kategorizasyonu değil, etkileşimleri -tıpkı olgusal durumdaki gibi- temele alınarak içeriklendirilebilir.

 

Sonuç

Yazılamanın “sonuç” kısmına kadar sabırla okuyanlara bir çift sözümüz var: “Cebinize iki soru koyup gidebilirseniz sizden zengini yoktur.” sözünden mülhem birkaç soruyla ayrılmanız amaçlanmakta.

 

Sorun, yani eğitim, okul, öğretmen, öğrenci, müfredat vb. felsefeci gözüyle ele alındığında epistemolojiktir; çünkü bilginin değeri sorunludur ya da pozitif bilginin değeri sorunludur. Oysa modernizm ile birlikte pozitif bilgi fetişleştirilir; hayat, fetişlerin üzerine inşa edilmeye çalışılır.

 

Öğretmen yetiştirme konusunu ele alan bu yazılama, öğretmenin hizmet ettiği kurum ya da fondan bağımsız düşünülemeyeceğini, genelinde eğitim özelinde okul kavramının, kaçınılmaz biçimde analiz edilmesini, ilişkilendirilip tarihsel mazisinden gelen süzülmüş deneyimlerle harmanlanarak yeniden içeriklendirilmesini, “anomali”ler yaşayan mevcut paradigmanın yerine yenisini devşirmenin önkoşulu olduğunu ileri sürer. Değilse, mevcut fona neyi koyarsak koyalım patolojiye ya da ağrıya çözüm değil olsa olsa bir tür uyuşturucu etkisi gösterir, yani baskılar.

 

Sonsöz

Sonsöz niyetine “eğitim”e değil ama “okul”a dair bitirici ya da tüketici tez:

“Öğretmen, modernizmin ürettiği devlet erkinin ideolojik kırbaççısıdır.”

 

V. Metin Bayrak

1 Ekim 2014, Beyoğlu, İstanbul

(Bu yazı 1081 kez görüntülendi.) 2015-02-22
 
Sayfaya Yorum Ekle
Adınız  E-posta
Yorumunuz
 
 
   
 
İstanbul - İbrahim Hakan KARATAŞ E-posta: ihkaratas@gmail.com
www.materyal.org.trwww.oncuegitimciler.org.tr www.egitimakademisi.org.tr